26 Şubat 2016 Cuma

adam,kadın,şiir 4




seninle hiç ulu orta yerde öpüşemedik
ulu orta bir yerde olmadık belki ondan.
´Hiç´ diye bir yer ismi olsa
Hiç´e gidiyorum gelsene diyemezdim sana
bilirimki ´hiç bir cevap´ karşılık değildir kalpte asılı durana
sen yine de sev beni
´´belki bekleyemem dönene dek
ama hep severim´´ demiştin en son akşam
kalbimi çatlatan bir ses duydum o an içimde
gözlerimi bir an kapayısım bundan...

adam kadın şiir 3


öyle güzel bakıyordu ki
ben bütün inandığım herşeyden vazgeçmeye hazırdım o an
öyle güzel gülüyordu ki
zamanı durmuş bir saat gibi
fotoğraftaki o an gibi
dönük hişsiz çıplaktı herşey

o konuşuyordu
ben bildiğim herşeyi unutuyordum
o susuyordu
ben bilmediğim bir dilde sanki şarkı söylüyordum.

günlerden cuma
sultanahmet camiinin gölgesi
tramvayların kalabalıkları
soğuk bir kış günü
seni öpüyorum içimden.

adam kadın şiir 2


/
bir ömür boyu mutluluk diledi bütün davetliler
gecenin sonunda açıldı oysa
mutsuzluğun kapıları..

/
bir ömür boyu mutluluk diledi bütün davetliler
kalabalıktan hafif sarhoş bir kadın bağırdı :
Cüsss !!


/
bir ömür boyu mutluluk diledi bütün davetliler
sessizlik oldu bir an
sonra hayatın kendi olağan akışına döndü herşey
son çıkan kapıyı kapamadan çıkıp gitti.


/
bir ömür boyu mutluluk diledi bazı davetliler
diğer ´´bazılarını zor tutabildi´´ etraftaki bir kaç iyimser.



/
bir ömür boyu mutluluk diledi bütün davetliler
ömür boyu mu ?
diye tedirgince sordu kadın ve erkek.


/
bir ömür boyu mutluluk diledi bütün davetliler
şaka şaka dedi en ihtiyar olanı
herkes alkış kıyamet.

Adam,Kadın ve Şiir..



mutsuz son istedim bizim için
perdeleri kapalı
ve bulutlu havaları gibi kasım ayının.
soğuk bir kahve tadı bıraksın birazcık damakta
ıce akmış civa gibi yansın aniden ciğerimiz
kalp bir yatışsın,yeniden alevlensin
ama sonra sonra alışsın istedim
-herşeyine bir şekilde alıştığımız gibi
dünyanın..-
habersiz çekilmiş,
ifadesiz bir yüzle dursun bakışlarımız fotoğrafta
hah tam da işte böyle
dudağa ilişen birkaç sözcük içimizde kalsın
bitti bile demeden bitsin istedim.
hayatın akıntısı ile yürüsün dura ilerleye bir yaprak.

böyle olsun istedim..

20 Eylül 2015 Pazar




1/

ne acaip bu hayatın denklemi
bütün vesveselerden
soru işaretlerinden sıyrılıp
seninle oturup bir çay içsek karşılıklı
sanki herşey yoluna girecek..







Alegria de uns, tristeza de outros.
--birinin mutluluğu, diğerinin üzüntüsü--


1/

küçük kasabalara giden ince toprak yollara serpilmiş ölü çiçekler ve akşam üstü güneşini,
hayatın hep kıyısında kalan küçük gemiler gibi, okyanustan çok korkarak büyümüş çocuklara benzetiyorum bu günlerde.
büyüdükçe biz daralıyor sanki dünya.
iğnenin ucundaki ip, bir noktanın ağırlığı,sayfada kirlenen başlık..ve ama hep ismini sayıklıyorum sandığım lacivert sanduka.
o büsbütün yemyeşil ovalara,mum gibi sıralı dikilmiş büyük ince çınar ağaçlarının rüzgarla birlikte söylediği şarkılar ve hep
ilk mısrasını unuttuğum o şiir,kasabaya giden yoldaki ölü çiçekler kadar üzüntü veriyor şimdi düşününce..



mevsimini unutmuş , kaderi yüzüne işlenmiş bir dul kadın sildiği masalara bırakıyordu içinden dökülen kelimelerini.


''terk edip gitti işte'' diye söylendi yine,
terk edilmiş,tercih edilmemiş olmanın gizli hüznüyle.
akşam üzeri kalabalıklaşıyor henüz öğleden sonra sıkıntsıyla açılıp kapanan paderianın kapısı.
başka yüzler
başka biçimlerde çiğnenen sakızlar
akşama gölgesini getirmiş,sahici bir işçi elbisesi,yorgun..
sararmış mutfak duvarında eski bir tabloda
iki farklı duyguyu aynı yüze taşımış bir resim.yüzün yarısında ağlayan diğer yanında gülen bir kadın..küçük bir de not ilişikli resmin köşesine.

'' Alegria de uns, tristeza de outros. ''

kadın, mental yorgunluk üzerine akşam okuduğu kitaptaki bilgileri anımsamaya çalışırken,
masalara ilişen,kalabalıklaşan,bir uğultu haline gelmiş konuşmalardan seçili sözcüklerin rahatsızlığıyla,kapı camindan içeriye baktı.
radyonun sesini daha da çok açan garson,
kalbinin sesini kışan bir işaret gibiydi ona...öyle de oldu.

'' hepsi senin yüzünden bok herif '' diye söylendi gene..
kapıyı sertçe açtıktan sonra,o gürültünün kucağındaki bir bebek kadar savunmasız hissetti kendini.
bir flaş patladı gözünde ansızın..
.. yataktaki o mahçup,o utangaç,o sevgi dolu kırılacak bir dal parçası gibi halini anımsadı..o anda.


şaşırtıcı buldu bunu,gülümsedi öyle..çabuk toparlandı ama..
kalabalıksa büyüyor,büyüyordu..


<<  adriana nerdesin? müşteriler çıldırmak üzere !!
ben adriana nerdeyim,çıldırmak üzereyim...    >>



Gözlerini tek bir yere işaretlemiş gibi,öyleyce saatlerce durup bakınırken birden bir şeyi farketti Arek,
yetişemediği bütün trenlerde suçladığı makinistler,istasyonlara ulaşırken bir sigara yakıyorlardı..
gülümsedi muziplikle,cebinden bir sigara çekip çıkardı,önce burnunun üzerine bir bıyık yapmak ister gibi koyup sonra kokladı tutunun cepte uzun süre kalmış,biraz terli
biraz nemli o tuhaf kokusunu.
her zaman olduğu gibi pencere camini açıp dışarıya uzandı.derin derin sigarasından duman çekerken,bir rüya görmek ister gibi gözleri kişili halde bir şarkı
mırıldanmaya başladı..çok eski çocukluk zamanlarında,ilk öğrendiği şarkılardan biri ''bugün okulda öğretmenimiz, hayattan bahsetti bize,kara tahtaya
beyaz tebeşirle hayat nedir yazdı,sustu tüm sınıf,bugün okulda öğretmenimiz......''

...
havanın bazen zamansız kararması,rüzgarın tüm telaşesi ile perdeleri havalandırıp,ağaçları sarsması,bulutların renginin gri tonları ve siyah arasında gidip
gelmesi, şüphesiz ki az sonra başlayacak yağmurun habercisiydi.
az sonra yağmur başladı.

Arek uzun uzun dinledi tanrının bu en güzel bestesini,gözlerini kapadığında başka bir yer, başka insanlar,başka bir gök altındaydı işte..
hep istediği gibi..
kilise korosunda söylediği ilahiler kasabada hemen herkez tarafından çok seviliyor,duydukları bu güzel ses sayesinde kiliseye hiç uğramayan bir çok insanda,
sadece merak ve güzel bir ses dinleme hevesiyle salonu dolduruyordu.
oysa Arek, söylediği ilahilerden çok daha ötede, bu kilise çatısı altındaki cemaatin sayısından çok daha fazla kişiyle buluşmak,dinlenilmek,alkışlanmak istiyordu..
bu utangaç istemi,uzun yıllar içinde bir cinayeti gizler gibi gizledi..
zaman, uzun uğraşlar sonucu açtı o kilitli kapının kapısını..bu büyülü ses,önce kasabadakileri..sonra bir şehri ve belki bütün ülkeyi saracaktı...






/

rahmetli şiir yazardı 
pek severdi edebiyatı dese biri arkamdan.
´´hiç duymadık valla´´
diyen bir başkası 
çıkacak muhakkak aradan.


/
güzel şiirler istedi kadın
adam iç çekip sigara yakıverdi
bir sigara yakıp
şiir mırıldandı adam
kadın iç çekiverdi.





1/

istasyonların sonsuz beklentisinde
bir gidişin hazin ıstırabını sayıklıyorum.

sevgili..sen gittin,
hayat çok sakin


2/


hayat her yerini ezbere bildiğim bir fahişe gibi
güzel ama artık cezbedici değil.
sözlerimden başkasını bilmiyorum !
katıldığım bütün cinayet provalarından
utana sıkıla uzaklaştım..


3/

mutsuz son istedim bizim için
perdeleri kapalı
ve bulutlu havaları gibi kasım ayının.
soğuk bir kahve tadı bıraksın birazcık damakta
içe akmış civa gibi yansın aniden ciğerimiz
kalp bir yatışsın,yeniden alevlensin
ama sonra sonra alışsın istedim
herşeyine bir şekilde alıştığımız gibi
dünyanın..

habersiz çekilmiş,
ifadesiz bir yüzle dursun bakışlarımız fotoğrafta
hah tam da işte böyle
dudağa ilişen birkaç sözcük içimizde kalsın
bitti bile demeden bitsin istedim.
hayatın akıntısı ile yürüsün dura ilerleye bir yaprak
böyle olsun istedim..

´´hayattan bıktım,bunaldım..herşey  üstüme geliyor..içinden çıkamıyorum.
intihar etmeyi düşünüyorum dedi ´´

- et dedim kayıtsız bir ifadeyle.
başını kaldırıp yüzüme bir süre baktı..hiç bir şey demeden çıkıp gitti.

.....ondan sonraki günlerde ve aylarda hiç karşılaşmadık..intiharda etmedi.

oysa ona müthiş bir çıkış yolu önermiştim..kullanamadı.
sürüklenerek kendini sürükleyerek geçirdiği günleri hayat saymaya devam etti...
az bekle, şarkı bitsin öyle git..
Gayb kapısından çıktım baktım ki o konuşa konuşa bitiremediğimiz hayat meğer,çırağı yağmuru misali  yaprağa düşen bir damla imiş..
o üzerinde yürüdüğümüz yeryüzü, zaman zaman içine sığmadığımız gökyüzü,yıldızlarına bakıp bakıp uzak diyarları düşündüğümüz sıcak temmuz geceleri..bazen yıldızsız soğuk gecelerinde semaya kafamızı kaldırdığımızda hiç bir şey göremeden yalın bir yalnızlık duygusu ile sağa sola arandığımız şubat geceleri..
ilk tomurcuğun dünyayı süslediği ılık mayıs akşamları,
değişen ,geçen mevsimler..kabaran deniz,yağan yağmur,kar..soğuyan sonra yine ısınan toprak,ay ve güneş iki kandil..
arada bir baharda süpriz yapan gökkuşağı,renk cümbüşü..
açan güller,dökülen yapraklar..hepsi bir yağmur tanesi kadar çarçabuk açan kokan sonra dökülen gül yaprakları imiş..
o uğruna kanlar döktüğümüz topraklar,bakmaya kıyamadığımız mallarımız,kadınlarımız aksamustu esen tatlı bir rüzgar imiş..


/

bazi sabahlar tene yapışan
hayatın manasizligi hissi
hissizliği..
zift gibi
ruhu saran..

sevgilim,
bi telefon aç
bi nasılsın de..

9 Ekim 2013 Çarşamba

...

açık bir yaradan ilk anda akan kan gibiydik.
sözlerimin karşılığında,
pencere önlerinde beklesen bakire kızların
fikri sabit görselliğe iç çekişlerini gördüm.
aralık bırakılmış bir kapının rüzgara çarpan iniltisi,
ve gece vardiyasına giden işçilerin 
ayak seslerini sayıklayan
bir kadının başucuna bıraktığı not ; 
''artık gideyim geç oldu.''

oysa,
gecenin en mahrem anıydı
çarşafa dolanan çıplaklığın
tene yapışan hevesi..


eski bir şarkıdan parmaklarımıza değen
ve kaldırım sırtlarına izler bırakan
o mayhoş halleri sarhoşluğumuzun,
başucuna bırakılan o notla birlikte
başka manalara, uzak dalgınlıklara akıp gitti.

kim silebilir şimdi,
sisli bir pazartesi sabahının saçlarımıza bıraktığı izleri ?
bütün buluşmalara koşarak gelen
o genç kızın entarisine takılı yalnizlığı kim seçebilir ?


hüzün ki ; bir parça kederli ama daha çok
mahzun bir bekleyişle kayıverdi ellerimizden,
vademizin dolduğunu ne bilir şimdi pencerelere sokulan karıncalar?
hayat, iksirini içirip kırk derece ateşle yanan çocuklarına,
arkasında mahzun yüzler,küçülmüş gözler bırakarak
uzaklaşıp gitti.

artık küçük notların peşine takılan kelimelerin yaşını tutmayacağız,
entarisine yalnızlık bulaşan o genc kız kadar yalnınız bizde.
bütün perdelerini indirip gecenin
muskasına soğuk bir subat aksamini iliştireceğiz önce.
ve sen tutunup kendinin damarlarina,
uzun uzun ic cekerek ineceksin ömrünün derinliklerine
bulduğun bulacağın senin olacak,
sustuğun konuştuğun kelimeler güzergahında..
...

açık bir yaradan ilk anda akan kan gibiyiz şimdi biz.

öğrendik,
ölüm seccadeye değen alnımız gibi,
izler bırakır gectigi yerlerde..
..
eski şarkılar beni ağlatır.

karıncalar ve kelebekler 3


Bu sabah bir ‘ah’ ile uyandım,
Ah ..!
akıldan çıkıp yeniden buluşulan bir düşüncenin ilk sesi buydu...ah...! uyan artık.
Vardiya saati bitti,genç ve ölü bir kadın cesediyle uyandım bu sabah.
Anladım ki kalp masum kalan tek yer,tek çocuk,tek ihtiyar...
Cinayet mahalli de sen istersen.
.....
Kırık dökük bir aynadan sarkan suretimi izliyorum. Bana öyle geliyor ki hayat hesabını iyi yapmıyor,yüzümde hep eski hikayeleri,o hikayelerin kahramanlarını hatirlatan –belki de kahraman değildi onlar,çünkü kahroluyorlardı her seferinde - kırgın bir ifade...Son sözünü edip hikayeye son verme niyetindeyim ama olmuyor. Yüzümdeki hazin ifade,bikkin,gece gibi ifade yerini bütün yaşanmışlıkları özümsemiş bir olgunluğa dönüyor. Konuş desen de konuşmam artık,sus deme sustum.
Uzun yolculuk diyorum kendi kendime,gözlerimi dikip güneşin söndüğü yere, uzun bir yolculuk iyi gelecek diyorum bana.
Kendime şans diliyorum aklımdan geçenler için,o kadar yakınım ki kendime... Biraz uzaklaşmak için uzun yolculuklara mı çıkmalıyım ? her yolculuk öncesi düşlere mi vurulmalıyım,bir aşkın çakıl taşlarını mı toplamalıyım...daha eski ne var sanki?benden başka ne var bende?
Güzel biten her şey acı veriyor ,daha az zarar vererek biten o güzel şeyler,o tatlı rüyalar,aşklar ve sevişmeler,meraklanmalar ve kaybetme korkuları hepsi acı veriyor. Güzel başlayan güzel bitmeyen o kadar çok şey var ki,kötü biten filmler gibi o kötü finallerde acı dahi vermeden mutlak bir çürüme duygusuyla sonlanıyor. Oysa başlangıçların utangaçlığından sonların hüzünlü anlarına kadar geçen her şey hayat diye anılmıyor mu? küçük küçük başlangıç ve bitiş anlarının toplamı değil miydi hayat?

Sevgilim aşksız günlerinin hırsını çarpma yüzüme!
Hem sevişip hem yıkmaya kalkma beni...İnan o kudretli heykeller gibi yapayalnızım.

Eve girip üzerimi değişiyorum,banyoda yüzümü yıkıyorum ve aynaya takılıyor gözlerim...Kim bu adam?Öylesine ezbere davranışlar,ezbere konuşmalar,ezberlenmiş bir yaşam sürülüyor ki sanki bir tür sürüklenme bu...
Başımı iki elimin arasına alıp sıktığımda oluyor,ne oluyorsa. Bir tür paradoks bu.
Şimdi,şu anda vaat edilen topraklara sürgün, karıncaların hüznüne kelebeklerin kanat sesleri çarpıyor,yaz saati uygulaması bitiyor,toprak soğuyor,ten soğuyor...
Akşam güzel bir kadın gibi ilişiyor yanıma .Göbeği açık,üstündeki tülden belli belirsiz hatlarını yakalamaya çalışıyorum. Hem çok güzel hem kederli bir yüz. Yalan yanlış bir şeylerden söz edip,kendimi anlatmaya çalışıyorum ona. Oysa anladığından daha karmaşığım, bunu öğrenemeyecek ya da bunu öğrendiğinde ben yanında olmayacağım...''Peki neydi şimdi bu'' diyecek ardımdan... Neydi açlığımı,dışlanmışlığımı,kangren yaralarımı dost teniyle iyi eden bu iksir ??

Hayat hesabını iyi yapmıyor işte,kalbin ihtirasını uzun yolculuklar dindiriyor.
Yaraları iyi eden de yolculuklar değil miydi zaten...?

Son söz ;

yenildim...
ömrüme zavallı bir not düşüp, yenildim.

6 Ekim 2013 Pazar

karıncalar ve kelebekler / 2

Ölümü hafife alır gibisin Aslı?
Korkacak bir şey yok,kaçacak bir şey yok der gibisin...korktuğumu ve kaçtığımı bile bile.
Önceleri bana yemek tarifleri vermek yerine yemek yapardın,
Yemek yapar ve giderdin...gittiğinde yemek kokuları kalırdı evde...karıncaların ve
kelebeklerin şaşkınlığında doyardım. Sende kaçmış sayılırsın işte,kaçak dövüştüğümüzü bir kez olsun anımsamayarak...

Kelebekler...tedirgin ve ürkek uçuşlarına rağmen nasılda bana yakınlar,bu evde...evimin oksijeninden,benden alıp gittiklerini düşünmeden,düşlemeden vadesi dolan hayatlar gibi acıklı ve çok gerçekler.
Hangi kelebek ömrüne bir aşk sığdırmaz,derin denizler kadar olmasa da maviydi elbette kelebekler, kısa ömürlerine yeni yeni renkler katarak.
.......
Sonra yine o sıkıcı ama evde olmanın insana verdiği tanımsız huzurla akşama uzanıyorum...
Sonra yine -aksam olmadan daha- evde olmak güzel şey dedirten eski filmlere gözatıyorum...
Sonra yine pencereler açık,arada bir rüzgar usulca odama dolup yanağıma dokunuyor.
Yaz güzel şey; yorulmasam,susamasam,terlemesem,ölmesem...anne bu yaz sıcağında ölüm sırası değil? Anne elbiselerim kadar kirlendim bende ! anne toprak sıcaktır şimdi,ölüm deme !
Evimdeki kelebeklerin bir günlük ömürlerine sığan tek şey sadece ben oluyorum...
Bir ömre sığan ve o ömrün gövdesinden taşan tek şey yine ben...
Kör bir testere kadar acılı şarkılar var kulağımda,
İçimde suyunu kaybetmiş bir nehir,asla ulaşamayacağı bir denizi düşleyerek akıyor son noktanın sınırına,orada birikmiş düşler,eski hikayeler,renksiz insanların tuhaf yaşamları saklı. Saklandıkları yerden gün ışığına çıkmış olmanın tedirginliğiyle yavaş yavaş akıyorlar,hayata karışmak niyetiyle...

Hep kelebeklerin kanatlarında olduğunu sandım bütün sırların. Çırpılan kanatlara tutunarak yaşayan bir sır ve kutsal bir emaneti taşır gibi erdemli bir kelebeğe kalbimi verdim ben.
O sırrın açığa çıkma korkusuyla yaşadım hep,ağzımın kıyısından taşırdım bazen...Ama hep korktum,hep sustum...kimi zaman yalan yanlış şeyler diledim tanrı dan,öyle zamanlar oldu ki bir kelebekten çalınan bir sırrın ağırlığını istedim,o ağırlığın yalnızlığını ve kahredici yolculuğunu düşledim...hep korktum...hep üzgündüm.

Künyeme kazırken adının ilk harfini mor bir renge bürünüyor gökyüzü,havanın bu karartısı köpekleri ürkütüyor... Sokakta köpek hırıldamaları...sokakta telaşlı kuşlar.Mazaretsizim,vadem dolmadı daha.Şimdi duyduğum bu acı ne kadar sahici?ne kadarı benim?düşünüyorum...
Elbette kanlı iç savaşların bedeli yalnızlıktır,bir süre yalnız kalırsın ve öyle hissedersin ki yalnızlık uzak yolculuklara varan cikis kapisi.
Ah bilemedik ölüm başka başlangıçların bahanesiymiş...
Nasıl da üzgün ve çaresiz bırakıp gittik o güzelim düşlerimizi,oysa hep dedik,sonuna kadar biz bizeyiz...yalan !

O kapı aralığından duydum sesini,hasta yatağında usulca döküldü dudaklarından; kendine iyi bak...sevgilim,peki öyle olsun...

Beni gördüğünde neden gülümsüyorsun Aslı?
Aşkın yazılı arşivlerden sökülüp atılmasına içlenmeden,damarlarıma ekili sözcüklerin çürümüşlüğü seni   üzmüyor mu?kafamdaki sesler,aklımı alıp gitmeden ayrılma yanımdan...kal.

Belki yarın başka bir günüdür ömrümün...belkisiz büyüt ama sen yine de beni.

/


16 Nisan 2013 Salı



uzun uzun bakıyorum caddenin karmaşasına,
uzun uzun bakıyorum hayata,
uzun
 uzun...

bir ritmi var şu karmaşanın,
gözlerimle duyduğum,
kulaklarımla gördüğüm.
en çokta perdesiz evlerin hezayanlarını arttıran.

bir kadını seçebiliyorum mesala o kalabalıkta,
'o kalabalıktan bir kadın seçebiliyormusun? ' diye sorana,
seçiyorum o kalabalıktan bir kadın işte bak.
nafile..
susuşum yetiyor geceyi uzatmaya.

sen açık kalmış televizyonunda tango izliyorsun,
ben açık bırakılmış bir düğmeden tenini..
çok günaha giriliyor böyle aksamlarda,
çok suçlanıyor aşktan terlemeyen sevgililer,
ve hiç soru sormuyor nedense,
 ikimizden biri.
sussak çok konuşmuş gibi mi olacağız sahi?

oysa,
ayıp sözler duymak geliyor içimden..
unutmaya başladığımda tekrar anımsayacağım,
bir rengi ve sesi olan suçlu kelimeler..

...
neyse,
tango diyorum bitti,
söndür ışıkları



vedatezer
buenos aires mart 2008

Karıncalar ve kelebekler/1


                                                                    ‘’kalbim kal diyor,doktor;şizofren...’’

 ...
Önce ve sık sık evimin duvarına sürdüğüm boyaları yalnızlığın yüzüne yapılmış makyaj olarak düşündüm.
Hep rüya gördüğümü sanıp gerçekle yan yanayken nasıl oldu da bunu ayrımsadım,anlamaya çalışıyorum.
Gri bir yanı var bu evin...gün ışığı girmiyor diye değil..sanki bu evde, bir başkasıyla ve hep ille de kendimle kaldığımda mavi oyuncak gemiler artık yanaşabilir belki kıyıya diye, içimdeki bu gülümseme isteği.
Sarsıldım...ya da bazen üşüyerek uyanır gibi İstanbul un yağmursuz güneşsiz o tuhaf sabahlarına, kendini yenen yorgun bir şehir gibi açıyorum gözlerimi ,ama isteksiz ama acıyarak.

Sen hiç karıncaları anlamaya çalıştın mı Aslı?
Gurur ve intihar yüklü bir kitap sanmıştım ilk önceleri...bir çocuk merakıyla girmiştim oysa.
O kadar çoktular ki...her birini anlamaya çalışmak mümkün değil derken,bir karınca olmayı seçmek en iyisi dedim kendime ...öyle de oldu.
Uzun caddeler,uzun piknik alanları,çok uzun ibadet mekanları...bir yazı anımsatacak bütün deliller ortada bırakılıp aynı gezegenin farklı hayatlarında zamanı dolduruyor olmak gibi bir şey,karınca olmayı düşlemek.

Her düşündüğün şeyle biraz daha varolan ,
Her varoluşla başka eksilmeler,ezilmeler,üzünç anları,hediyelik düş fuarları...
İsmi kendinden muaf ,bir kasaba güzeli gibiydi sanki yüzü...fikir tarlalarına böcek istilası olmadan daha -böcekler kadar çok değildi gerçi fikirler de-..yirminci yüzyılın günahıydı bütün düşündüklerini var ederken,aslında yok eden bir yaşam tarzı.
Hemen herkes  hızlı bir yok oluşu seçiyordu...yavaş yavaş hızlanarak!

Geç saatlerde eve girdiğimde  dikkatimi çeken ilk şey ‘eve dönme’ huzuru ve her zaman yerlerde,duvarlarda gördüğüm karıncaların izine rastlayamamış olmam...yoklar...oysaki bir an yada çok değil az önce karıncaların varlığı yalnızlığım kadar gerçek –belki de sahici- geliyordu bana. Sanki tanrılarını yitirmiş bir kavmin yalnızlığı gibiydi bütün her şey.
İçeri odaları,antreyi ve banyoya kadar hemen her yeri taradım,yoklar.
Ortak bir kararın peşindeki mahalle arkadaşları gibi ortadan kayboldular,tuhaf bir sessizliğin önsözleri iniyor odama...susuyorum...
Bir süre öylece kalakaldım...gözlerimi arada bir odamın belli belirsiz yerlerine ani reflekslerle çeviriyorum,anladım bu gece yoklar...
..........

çocukların oyun esnasındaki gürültülü çığlıkları şimdi bana eşsiz bir müzik,çok güzel yüzlü,çok güzel sesli bir kadının sözlerini anlayamadığım –sanırım aşktan söz ediyor- bir operayı sahneye koyduğu an gibi geliyor.

Keşke hiç bilmeseydik beklediğimizin ne olduğunu...aşktan ve tanrıdan vazgeçtiğimizde belli belirsiz kuşkular sarmasaydı  her yanımızı. Karıncaların çok önceleri şimdi tarih diye anımsanan bütün gelgitlerinde hep o dul kadınların ağıtlarına rastlanıyorsa,bu biraz da acıdan rahmet dilenen eski mahalle hatıraları değil midir?
Kaç kadınla seviştim bu evde?
Kaçını unuttum?
şefkat ve şehvet arasındaki benzerlik kadar benziyordu o aksamlar da birbirine...



kulağım ağrıyor...
insanın en acıyan yeri neresiyse canı orada olur,
ben canımı, hep ağrıyan kalbimde sanırken birden kulak sancılarının delirten uğultusunda gece nöbetlerine başladım.
Dışarıda arada bir yoldan geçen araç sesleri,başıboş sokaklara sahip sokak köpeklerinin havlamalari ve renkli perdelerden odama yansıyan sokak lambalarının ışıkları...canım yanarken ve dakikaları tek tek sayarken nasıl bu denli güçlü görünebildiğimi merak ediyorum.
Belki güç denen şey görünür halde iken hissedilmiyor,
His anında görüntü kayboluyor...ters orantı ilişkisi...

Karıncaların gücünü önemsedin mi sen Aslı?
Bütün yapabildiğim bu der gibi,
Sustuğunda kalbim kanıyor der gibi,
Başka şeylerde söz edelim der gibi...dediğin gibi...yani ahlaksız bir kaçışa sığınıp  sonra durgun ve meraklı bir ‘neyin var’ ah o acımasız ‘bir şey yok’..sahi bir şey yok mu?hiçbir şey mi yok?
Hani hep yalnız kaldığım akşamlardan sonra dünyaya ve tüm dostlara,en çok da sana ;kızıp küsüyorum ya...çocukluk bu bile bile...
Karıncaların çocukluğu bizdekine benziyor mu?karıncalarında yaşanmamış,eksik çocukluk hatıraları,hesaplaşmaları oluyor mu?

Bütün yaşadığım evlerde birbirine benzeyen hatıralar,birbirinin aynası yaşanmışlıklar bırakıyorum,bu yol nereye gider nerede biter endişesi taşımadan oluyor tüm bunlar.
Sonra geride bırakmanın,geride kalana bakmanın o tanımsız sızısı,o acısı gırtlağa yapışan pas gibi tadıyla uzun yalnızlıklara akıyorum hep yeniden...

Suskun akşam üzerleri...veda gibi bir his var içimde. Bir kasaba istasyonundan kalkan kara bir trene binip dönüşü meraksız,gidişi telaşsız bir yolculuk var aklımda. Sanki neden dediğimde ben,nedensiz diye bir cevap alacağım. İşte bu korkutuyor beni...evimi,sürgün anları ve en çok da karıncaları sayıklayacağım yol boyunca...ellerim hep üşüyecek,ayaklarım yorulacak...çünkü yolculuklar kederli zamanlardır...biliyorum.

Anımsanan eski mahalle akşamları gibi tuhaf bir hisle uyandım. Tavana bakıyorum uzun uzun. Şu an bir ceset olsam...soğuk,teni beyaz,gri yüzlü..
Ölü bedenlerin ıssızlığında kalakalsam öyleyce...karıncaların dualarını duyup,hiçbir şey yapmadan ibadetlerinin bitmesini beklesem. İnsanlardan önce beni karıncalar bulsa,öldüğüme ilk onlar inansa.
Doğruluyorum yataktan,banyoya giderken o kısa arada yerdeki birkaç karınca dikkatimi çekiyor,gülümsüyorum...az evvel düşümden ve aklımdan geçenler gülümsetiyor beni...Sıcaklığım...hissettiğim şey bu...

Dünyanın ortasında bir gürültü gibi dolanıyorum...